escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Bir Bayram Değil, Bir Direnişin Adı 14 Mart

Bir Bayram Değil, Bir Direnişin Adı 14 Mart

14 Mart aslında bir bayram değil, işgale karşı bir direnişin günüdür.


Sultan II. Mahmut, yozlaşan Yeniçeri Ordusu’nu ortadan kaldırarak yeni bir ordu kurar. Bu yeni ordunun hekimlere ve cerrahlara ihtiyacı vardır. 21 yaşında hekimbaşılık görevine getirilen Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, 26 Aralık 1826’da II. Mahmut’a bir dilekçe sunarak bir tıp okulu kurulmasını ister ve padişahtan onay alır. Bu onayla birlikte, 14 Mart 1827’de Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda “Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire” adıyla modern tıp eğitiminin ilk kurumu kurulur.

 

Bu tarih, Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir. Ancak 14 Mart’ın Tıp Bayramı olarak anılmasının asıl hikâyesi bundan çok daha farklıdır. Çünkü bu gün yalnızca bir meslek günü değildir; aynı zamanda bir direnişin sembolüdür.

 

1919 yılının Mart ayında İstanbul işgal altındadır. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, yani bugünkü Gülhane Askerî Tıp Akademisi İngiliz askerleri tarafından işgal edilir. Tıbbiye öğrencileri bu durumu kabullenmez. Okulu kurtarmanın ve işgale karşı seslerini yükseltmenin bir yolunu ararlar. Ancak bunu doğrudan yapmak mümkün değildir. İşgal kuvvetlerini şüphelendirmeyecek bir yöntem bulurlar: Okulun kuruluş yıldönümünü kutlamak.

 

Aslında bu kutlama bir protestodur.

 

14 Mart 1919’da Tıbbiyeli Hikmet Efendi önderliğinde öğrenciler büyük bir gösteri gerçekleştirir. Okulun iki kulesi arasına dev bir Türk bayrağı asılır. İşgal kuvvetleri müdahale eder, fakat bu kararlılığı durduramaz. Böylece 14 Mart, yalnızca bir tıp bayramı değil, aynı zamanda bağımsızlık iradesinin simgesi hâline gelir.

 

Tıbbiyelilerin temsilcisi olarak seçilen Hikmet Efendi daha sonra tutuklanma tehlikesi nedeniyle İstanbul’dan ayrılır ve Sivas Kongresi’ne Askerî Tıbbiye temsilcisi olarak katılır. Sivas Kongresi’nde yaptığı konuşma ise tarihe geçer.

 

“Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle reddeder ve kınarız. Farz-ı muhal manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz.”

 

Bu sözler üzerine Mustafa Kemal Paşa şu cevabı verir:

 

“Arkadaşlar, gençliğe bakın. Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin. Vatanın bütün ümit ve istikbali gençlerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır.”

 

Ardından Hikmet Bey’e dönerek şöyle der:

 

“Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklâl Ya Ölüm!”

 

Mustafa Kemal’in bu sözleri üzerine Hikmet Bey yerinden fırlayıp “Var ol Paşam!” diyerek Mustafa Kemal’in elini öper.

 

Tıbbiyeli Hikmet daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılır ve savaşın ardından genel cerrah olarak görev yapar. Aslen Balıkesir Savaştepelidir. Gazeteci ve sanatçı Orhan Boran’ın babasıdır.

 

Tıbbiyelilerin yaktığı bu meşale Cumhuriyet döneminde de güçlü bir şekilde taşınır. Cumhuriyet’in ilk Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam, “Halkın sağlığını korumak devletin birinci vazifesidir” diyerek önemli reformlara imza atar. Türkiye’de aşı üretiminin öncüsü olan Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün kurulmasında büyük rol oynar.

 

Türkiye’nin ilk kadın doktoru Dr. Safiye Ali, eğitim almak için Almanya’ya gitmek zorunda kalır. Yurda döndüğünde “kadın doktor istemeyen” bir zihniyetle karşılaşmasına rağmen mücadele eder ve anne-çocuk sağlığı alanında öncü çalışmalar yapar.

 

Prof. Dr. Hulusi Behçet, 1937 yılında kendi adıyla anılan Behçet Hastalığı’nı tanımlayarak dünya tıp literatürüne giren ilk Türk bilim insanlarından biri olur.

 

Dr. Mazhar Osman ise Türkiye’de modern psikiyatrinin kurucusu olarak kabul edilir. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi denildiğinde akla gelen ilk isimdir.

 

Aslında bunun bir sebebi vardır. Tıp eğitimi yalnızca anatomi öğretmez; bir organizmanın nasıl ayakta kalacağını, hastalığın nasıl tedavi edileceğini öğretir. 1919’da İstanbul işgal altındayken tıbbiye öğrencileri şu soruyu sormuştur:

 

“Bedenimiz sağlıklı olsa ne yazar, vatanımız hasta olduktan sonra?”

 

İşte bu yüzden Türkiye’de hekimlik yalnızca bir meslek değil, aynı zamanda bir aydınlanma ve sorumluluk meselesidir.

 

Nitekim yakın geçmişte yaşadığımız pandemi sürecinde Türk hekimleri ve sağlık çalışanları adeta bir cephede savaşır gibi mücadele ettiler. Günlerce evlerine gitmeden, ailelerinden uzak kalarak insan hayatını korumak için çalıştılar. Bu mücadelede pek çok hekim ve sağlık emekçisi görev başında hayatını kaybetti. Beyaz önlükler bir anlamda cephe üniformasına dönüştü.

 

Bugün doktorlarımız için güzel sözler söyleniyor, methiyeler diziliyor. Ama kuru sözler yetmez.

 

Kaza olur… Aman doktor!

Zehirlendiğini fark edersin… Aman doktor!

Çocuğun ateşlenir… Aman doktor!

Annen, baban kalp krizi geçirir… Aman doktor!

Nefes alamazsın… Aman doktor!

Psikolojin bozulur… Aman doktor!

Bir salgın çıkar… Aman doktor!

 

Aman doktor da…

 

Her kafası bozulan hasta yakını tarafından darp edilen, ağır iş yükü altında çalışan, stres ve performans baskısı ile mücadele eden sağlık emekçilerinin hakkını kim savunacak?

 

Yine de biz, insan hayatı için verdikleri bu kutsal mücadele nedeniyle bugün onları saygıyla selamlayalım.

 

Fedakârca görev yapan tüm sağlık emekçilerinin hak ettikleri koşullarda çalışabilmeleri dileğiyle…

 

14 Mart Tıp Bayramı kutlu olsun.

 

Pandemi sürecinde görev başında hayatını kaybeden hekimlerimizi ve tüm sağlık emekçilerini rahmetle anıyorum.

 

Çünkü bir toplumun sağlığı, onu ayakta tutan hekimlerin emeğiyle mümkündür.

 

Tarih: 14-03-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum