içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

15-16 HAZİRAN'IN SORDUĞU SORU

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin üzerinden 56 yıl geçti.

   Her yıl olduğu gibi bu yıl da o iki günü anacağız. İşçilerin kararlılığını, cesaretini ve yarattıkları büyük toplumsal etkiyi hatırlayacağız. Ancak 15-16 Haziran'a yalnızca geçmişin görkemli bir direnişi olarak bakmak, onu eksik anlamak olur.

 Asıl soru şudur:

 56 yıl önce on binlerce işçi haklarına, sendikalarına ve geleceklerine sahip çıkmak için sokaklara dökülebiliyorken, bugün neden emekçiler böylesine ağır ekonomik koşullar altında benzer bir toplumsal güç ortaya koyamıyor?

Bugün Türkiye tarihinin en ağır gelir dağılımı bozukluklarından birini yaşıyor. Ücretler enflasyon karşısında eriyor. Emekliler yaşam mücadelesi veriyor. Gençler geleceksizlik duygusuyla ülkeyi terk etmeyi düşünüyor. Çalışanlar giderek daha uzun saatler çalışıp daha yoksul hale geliyor.

Buna rağmen emek hareketi, toplumun yaşadığı ekonomik sıkışmışlık kadar güçlü bir siyasal ağırlık oluşturamıyor.

İşte 15-16 Haziran'ın bize bıraktığı en önemli derslerden biri burada yatıyor.

O gün işçiler yalnızca düşük ücretlere karşı değil, örgütlenme haklarına yönelik bir saldırıya karşı ayağa kalkmışlardı. Çünkü biliyorlardı ki örgütsüz işçi güçsüz işçidir. Haklarını koruyabilmenin ilk şartı birlikte hareket edebilmektir.

 Bugün ise emekçilerin en büyük sorunu yalnızca düşük ücretler değildir. En büyük sorun örgütsüzlüktür.

 Taşeronlaştırma, güvencesiz çalışma, esnek istihdam modelleri ve sendikal baskılar yıllar içerisinde işçi sınıfını parçalamıştır. Aynı işyerinde çalışan insanlar bile farklı statüler altında çalıştırılarak ortak mücadele zemininden uzaklaştırılmıştır.

Bugünden geriye baktığımızda, 15-16 Haziran'ın yalnızca bir işçi direnişi değil, aynı zamanda önemli bir siyasal ders olduğunu görüyoruz. Emek mücadelesi ile siyasal mücadele birbirinden uzaklaştığında, toplumun dönüştürücü enerjisi de dağılmaya başlıyor. Sendikaların kendi alanlarına, siyasetin ise kendi gündemine sıkıştığı dönemlerde emekçilerin talepleri ülke siyasetinin merkezine taşınamıyor. Oysa tarih bize gösteriyor ki, demokratikleşme, hak arama ve toplumsal değişim mücadeleleri emekçilerin gerçek yaşam sorunlarıyla buluşabildiği ölçüde güç kazanıyor.

Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Muhalefet uzun zamandır demokrasi, hukuk ve adalet mücadelesi yürütüyor. Bu mücadele son derece önemlidir. Ancak emekçilerin hayatındaki temel sorunlar olan ücret, iş güvencesi, barınma, sendikal haklar ve gelir dağılımı meseleleri yeterince güçlü biçimde siyasetin merkezine taşınamadığında toplumun geniş kesimleri kendilerini temsil edilmiş hissetmiyor.

Oysa demokrasi mücadelesi ile emek mücadelesi birbirinden ayrı değildir.

İşçinin sendikalaşamadığı bir yerde demokrasi eksiktir.

Gazetecinin özgürce yazamadığı bir yerde demokrasi eksiktir.

Gençlerin geleceğini kuramadığı bir yerde demokrasi eksiktir.

 Emeklilerin insanca yaşayamadığı bir yerde demokrasi eksiktir.

  Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey tam da 15-16 Haziran'ın ruhunda saklıdır: Dayanışma, örgütlülük ve toplumsal mücadeleyi ortak bir hedef etrafında birleştirebilmek.

Çünkü sorun yalnızca ekonomik değildir. Mesele, üretenlerin ülkenin geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi olacağı meselesidir. Mesele, emeğin siyaset üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olacağı meselesidir. Mesele, halkın yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir kitle mi olacağı, yoksa ülkenin geleceğini belirleyen asli özne mi olacağı sorusudur.

15-16 Haziran'ın asıl mirası da burada yatıyor. O iki gün boyunca işçiler yalnızca bir yasaya itiraz etmediler. Bu ülkenin gerçek sahibinin üreten insanlar olduğunu gösterdiler. Sermayenin, bürokrasinin ve siyasi iktidarların karşısına örgütlü halk gücüyle çıkılabileceğini kanıtladılar.

Bugün hatırlamamız gereken şey tam da budur.

Bu ülkenin gerçek gücü saraylarda, holdinglerde ya da bürokratik koridorlarda değil; fabrikalarda, tarlalarda, atölyelerde, okullarda, hastanelerde, kısacası hayatı üreten milyonlarca emekçinin ellerindedir.

15-16 Haziran'ın üzerinden 56 yıl geçti.

Ama o büyük direnişin sorduğu soru hâlâ güncelliğini koruyor:

 Türkiye'nin geleceğinde söz sahibi olanlar üretenler mi olacak, yoksa onların emeği üzerinden zenginleşenler mi?

Bu soru, 56 yıl önce olduğu gibi bugün de önümüzde duruyor...

YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum