-
ESEN GÖKTOĞAN
Tarih: 03-04-2026 11:52:00
Güncelleme: 03-04-2026 11:52:00
NATO’nun kuruluş yıldönümü. Resmî anlatılarda “güvenlik”, “ittifak”, “barış” gibi kavramlarla anılan bu yapı, gerçekte kimin güvenliğini sağlıyor, hangi barışın teminatı oluyor?
Bugün Türkiye’nin yaşadığı gelişmelere baktığımızda bu sorunun cevabı daha da netleşiyor.
Adana’da kurulması planlanan NATO kolordusu, İstanbul Boğazı’nda Montrö’ye aykırı girişimler, çokuluslu askeri yapılanmalar, uluslararası sermayenin temsilcileriyle kurulan ilişkiler… Tüm bunlar tek tek değil, bir bütün olarak okunmalıdır. Çünkü NATO yalnızca askeri bir ittifak değil; aynı zamanda küresel sermayenin çıkarlarını koruyan bir siyasal-askeri mekanizmadır.
Kuzey’de Rusya’ya karşı sürdürülen savaş, doğrudan doğruya Ukrayna üzerinden yürütülen bir yıkım sürecine dönüşmüş durumda. Güneyimizde ise İran halkını hedef alan emperyalist saldırganlık giderek tırmanıyor. Türkiye, bu iki hattın tam ortasında, adeta bir cephe ülkesi haline getirilmeye çalışılıyor.
Bu noktada açık konuşmak gerekir:
NATO, halkların güvenliğini değil; sermaye düzeninin sürekliliğini esas alır. Bu nedenle NATO’nun varlığı, üye ülkeler için bile bir güvence değil, aksine bir risk unsurudur. Bugün yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin bir savunma hattı değil, bir savaşın ileri karakolu haline getirilmek istendiğini göstermektedir.
Tarihe dönüp baktığımızda ise bu tabloya boyun eğmeyen bir halk görürüz.
Çanakkale Savaşı ve ardından verilen Kurtuluş Mücadelesi, bu toprakların emperyalizme karşı nasıl ayağa kalktığının en açık kanıtıdır. O mücadele, herhangi bir ittifakın değil, doğrudan doğruya halkın kendi gücüne dayanarak kazanılmıştır.
Bugün aynı tarihsel sorumlulukla karşı karşıyayız.
NATO’nun Ankara’da düzenlemeyi planladığı zirve, yalnızca diplomatik bir toplantı değildir. Bu zirve, Türkiye’nin hangi safta duracağının yeniden tescil edilmek istendiği bir eşiktir. Üstelik bu süreçte, Cumhuriyet’in simgelerinin ve bağımsızlık mirasının propaganda malzemesi haline getirilmesi, ayrı bir çarpıtmadır.
Oysa gerçek çok açıktır:
Bağımsızlık, dış askeri ittifaklarla değil; halkın örgütlü gücüyle korunur.
Bugün yapılması gereken, yüz yıl önceki iradeyi hatırlamak ve yeniden üretmektir. Cumhuriyet’i var eden o irade; teslimiyet değil direnç, bağımlılık değil bağımsızlık, korku değil örgütlü halk gücüdür.
4 Nisan vesilesiyle bir kez daha altını çizelim:
Türkiye’nin geleceği NATO’nun gölgesinde değil, kendi halkının ellerindedir.
Ve tarih bize şunu açıkça göstermiştir:
Bu topraklarda gerçek güvenlik, ancak bağımsızlıkla mümkündür.
- 18 Mart: Çanakkale’nin Hatırlattığı Bağımsızlık Ruhu
- YOLLAR HALKINDIR, SATILAMAZ
- 14 Mart: Tıbbiyelinin Cüreti, Bugünün Sorumluluğu
- 12 Mart: Yaklaşan Fırtınanın Uğultusu
- Emeğimiz ve Hayatımız İçin 8 Mart
- 1 Mart’tan 3 Mart’a: Eşit Yurttaşlığın Tarihsel İradesi
- GES projesi Nereye işaret ediyor?
- Çeşme Otobanı ve Kamusal Hafızamız Yol Kimin, Memleket Kimin?
- ÇAĞRIMIZDIR CUMHURİYET, HALKIN ÖRGÜTLÜ İRADESİ İLE GÜCLENİR
- Demircili Koyu’nda Bir Gemiye Değil, Bir Düzene İtiraz Ettik
- 5 Aralık’ta Seçme ve Seçilme Hakkını Hatırlamak
- Öğretmenler Gününü Kim Kutlamalı?