-
ESEN GÖKTOĞAN
Tarih: 08-02-2026 19:36:00
Güncelleme: 08-02-2026 19:36:00
Bugün yarımada Demircili Koyu’ndaydı.
Bir gemiye, bir koya, tekil bir çevre ihlaline değil; çok daha derin, çok daha köklü bir şeye itiraz etmek için. Ben de orada olmayı çok isterdim. Ancak annemin yaşadığı sağlık sorunu nedeniyle fiziken katılamadım. Bugün Demircili’de yükselen bu haklı itiraza, bu yazıyı kaleme alarak destek vermek istedim.
Urla açıklarında karaya oturduktan sonra Demircili Koyu’na çekilen gemi, ilk bakışta yerel ve teknik bir mesele gibi sunulmak istenebilir. Oysa denizi, kıyıları ve bu yarımadayı bilen herkes çok iyi bilir ki; denizde sınır yoktur. Akıntı vardır, rüzgâr vardır, ortak bir ekosistem vardır. Demircili Koyu’nda yaşanacak olası bir kirlilik, yalnızca o koyla sınırlı kalmaz; kısa sürede Çeşme kıyılarını da etkiler. Bu nedenle bugün Demircili’de yükselen ses, yalnızca bir koyun değil, bütün yarımadanın sesidir.
Ancak asıl mesele, bu geminin nereden geldiğinden çok, nasıl ve hangi koşullarda Demircili Koyu’na çekildiğidir. Nasıl olur da çevresel riskler bu kadar açıkken, denetim mekanizmaları bu kadar zayıfken, kamuoyunun kaygıları bu kadar görünürken böylesi bir işlem yapılabilir? Bu sorunun yanıtı bizi tekil bir hataya değil, daha büyük bir yapısal soruna götürür.
Bugün Demircili Koyu’nda karşı karşıya kaldığımız tabloyu yalnızca bir çevre sorunu olarak ele almak eksik olur. Bu tablo, çürümenin, alçalmanın ve ahlaki çözülmenin sınır tanımadığı koşullarda, insanları esaslı bir değişime, umutlu ve gerçekten güzel günlere taşıyacak gerçek ve iddialı bir siyasetin yokluğunu gözler önüne sermektedir. Sözünü ettiğimiz tam da bu boşluktur.
Bu boşluğun kıyısından köşesinden geçiliyor. Etrafından dolanılmaya çalışılıyor. Zor olduğu için çoğu zaman imkânsız sayılıyor. Oysa Demircili Koyu’nda yaşananlar, bu yüzleşmeden kaçmanın bedelini doğaya, denize ve topluma nasıl ödettiğini açık biçimde gösteriyor.
Kapitalizm, Türkiye’de de dünyada da artık içinde en küçük bir umut dahi barındırabilecek bir sistem olmaktan çıkmıştır. Eşitsizlikler gizlenemiyor, yoksulluk derinleşiyor, güvencesizlik kalıcı hale geliyor. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’i, son yıllarda yaratılan servetin büyük bölümüne el koyarken; doğa, yaşam alanları ve müşterekler bu düzen için gözden çıkarılabilir maliyetler olarak görülüyor.
Türkiye’de tablo bundan bağımsız değil. En zengin yüzde 20, toplam gelirin neredeyse yarısını alırken, en yoksul yüzde 20’ye yüzde 6 bile çok görülüyor. Böyle bir düzende çevre korunmaz, denetim işlemez, kamu yararı geri plana itilir. Demircili Koyu’nda yaşananlar, bu düzenin denizle kurduğu ilişkinin küçük ama son derece net bir fotoğrafıdır.
Bu nedenle bugün Demircili’de verilen mücadele, yalnızca bir gemiye karşı değildir. Bu mücadele; doğayı metalaştıran, yaşamı değersizleştiren, her şeyi kâr hesabına indirgeyen bir düzene yönelmiştir. Çevre mücadelesi ile toplumsal adalet mücadelesinin neden birbirinden ayrılamayacağını bir kez daha göstermiştir.
Artık adını koymak gerekiyor.
Sorun birkaç yanlış karar değildir.
Sorun tekil ihmaller değildir.
Sorun, bütün bunları mümkün kılan sistemin kendisidir.
Kapitalizmden kurtulmak gerekiyor. Çünkü bu düzen ne denizi koruyabilir, ne yaşamı savunabilir, ne de insanlara umutlu bir gelecek sunabilir.
Bugün yarımada Demircili Koyu’ndaydı.
Ve aslında şunu söyledi:
Bu denizler sahipsiz değil.
Bu topraklar kaderine terk edilemez.
Bu düzen de değişmez değildir.
- 5 Aralık’ta Seçme ve Seçilme Hakkını Hatırlamak
- Öğretmenler Gününü Kim Kutlamalı?
- Barışın Gerçek Sahibi Kim?
- “Zaferden Barışa: 30 Ağustos’tan 1 Eylül’e”
- Susuzluk Değil, Sessizlik Boğuyor Bizi
- SU BİR HAKTIR
- LOZAN 102 YAŞINDA: HALKIN KAZANIMLARINI SAVUNMAK İÇİN BİR ARADAYIZ
- Yangınlar Sönmüyor, Çünkü Devlet Geri Çekildi — Örgütsüz Toplum Yanıyor
- “ŞİMDİ DEĞİL” DİYE DİYE…
- SEÇİM ÇÖZÜM OLACAK MI ?( II) “MAHKEME AZGIN AZINLIĞA YOL VERME”
- SEÇİM ÇÖZÜM OLACAK MI? ( I )
- LAİKLİK YOK EDİLİYOR…