-
ESEN GÖKTOĞAN
Tarih: 19-04-2026 15:48:00
Güncelleme: 19-04-2026 15:48:00
Üretmeden Tüketen Bir Düzen, Düşünmeden İtaat Eden Bir Toplum
17 Nisan’da, Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıl dönümünü bir kez daha andık. Ama bu anma, yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama değil; bugünümüzü ve geleceğimizi sorgulama ihtiyacının da bir ifadesiydi.
“Üretmeden tüketmek ahlaksızlıktır.”
Bu söz, yalnızca bir ekonomik tercih değil; bir uygarlık meselesinin özlü ifadesidir.
İsmail Hakkı Tonguç’un ve Hasan Âli Yücel’in öncülüğünde hayata geçirilen Köy Enstitüleri tam da bu anlayışın ürünüdür.
Bir eğitim modeli düşünün:
Çocuklar yalnızca bilgi ezberlemiyor, üretiyor…
Toprağa dokunuyor, sanatla buluşuyor, düşünmeyi öğreniyor…
Ve en önemlisi, “iş içinde eğitim” ile hayatın kendisini kavrıyordu.
Ama dikkat:
Tonguç’un altını çizdiği gibi, bu “iş için eğitim” değildi.
Yani amaç; sermayeye işçi, ağaya ırgat yetiştirmek değildi.
Amaç; bilinçli, düşünen, sorgulayan, yurttaş olmanın farkında bireyler yetiştirmekti.
Peki bugün neredeyiz?
Bugün eğitim sistemi;
sorgulamayan, itaat eden, rekabet içinde yalnızlaşan bireyler üretmektedir.
Okullar kamusal niteliğini kaybetmiş, eğitim piyasaya teslim edilmiştir.
Bir zamanlar Köy Enstitüleri’nde “iş içinde eğitim” anlayışıyla; üreten, düşünen ve bilinçlenen yurttaşlar yetiştirilirken, bugün bu anlayış yerini bambaşka bir modele bırakmıştır.
MESEM uygulamaları ve bugünkü mesleki eğitim anlayışıyla çocuklar;
eğitimin öznesi olmaktan çıkarılıp, üretim süreçlerinin ucuz ve güvencesiz iş gücü haline getirilmektedir.
Okul ile işyeri arasına sıkıştırılan bu sistem, çocukları erken yaşta ağır çalışma koşullarıyla karşı karşıya bırakmakta; eğitimden koparmakta ve ne yazık ki iş cinayetlerine kadar uzanan bir sürecin parçası haline getirmektedir.
Bu, Tonguç’un savunduğu “iş içinde eğitim” değil;
doğrudan doğruya iş için çocuk yetiştirme düzenidir.
Ve bu düzen yalnızca eğitimi değil; çocukların yaşam hakkını da tehdit etmektedir.
Ancak sorun yalnızca bugünün koşullarıyla sınırlı değildir.
Bugün çocuklar ve gençler, yarının da güvencesizliğiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Çok zor şartlarda eğitimlerini tamamlayabilen az sayıda genç için bile tablo değişmemektedir. Eğitim, artık bir gelecek güvencesi olmaktan çıkmış; işsizlik, güvencesizlik ve belirsizlik neredeyse kaçınılmaz bir kader haline getirilmiştir.
Bu durum yalnızca ekonomik bir sorun değil; derin bir toplumsal şiddet biçimidir.
Çünkü gençler, ne yaparlarsa yapsınlar karşılığını alamayacaklarını düşünerek büyümektedir.
Bu da umutsuzluğu, karamsarlığı ve çaresizliği beslemektedir.
Geleceğe dair inancın zayıfladığı bir ortamda, toplumsal değerler de aşınmaktadır.
“Toplumu nasıl ileri taşırız?” sorusunun yerini,
“Bu düzen içinde ben nasıl kurtulurum?” sorusu almaktadır.
Dayanışma yerini bireysel çıkış arayışına,
emeğin değeri yerini kısa yoldan kazanma isteğine bırakmaktadır.
Bu yalnızca bireyin değil, toplumun çözülmesidir.
Ve bu çözülmenin bir başka ayağı daha vardır:
Laikliğin aşınması ve eğitimin tarikat ve cemaat yapılarına açılması.
Cumhuriyetin kuruluşunda tasfiye edilen bu yapılar, bugün yeniden eğitim alanında etkili hale gelmiştir. Kamusal sorumluluğun geri çekildiği her noktada bu yapılar devreye girmekte; yurtlar, kurslar ve çeşitli mekanizmalar aracılığıyla çocukların hayatına nüfuz etmektedir.
Sonuçlarını gördük:
Taciz vakaları, yurt yangınları, denetimsizlik, güvencesizlik…
Bunlar tesadüf değil;
kamucu ve laik eğitim anlayışının tasfiye edilmesinin sonucudur.
Oysa Köy Enstitüleri bize başka bir yol göstermişti.
Toplumla iç içe,
üreten,
düşünen,
sanatla, bilimle, emekle bütünleşen bir eğitim modeli…
Bu model yalnızca bir eğitim sistemi değil;
aynı zamanda bir toplum projesiydi.
Bugün o projeden geriye ne kaldı?
Parçalanmış bir eğitim sistemi,
piyasalaşmış okullar,
geleceksiz bırakılmış bir gençlik…
O yüzden mesele geçmişi nostaljiyle anmak değil.
Mesele, o aydınlanma hamlesinin neden ortadan kaldırıldığını ve bugün neden yeniden ihtiyaç duyulduğunu anlamaktır.
Tam da bu noktada, bir çıkış yolunun mümkün olduğunu hatırlamak zorundayız.
Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi'nin çağrısı ile toplanan Cumhuriyetçiler Kurultayının hazırladığı eğitim programı; eğitimi yalnızca bir kurum meselesi olarak değil, toplumun bütününü dönüştürecek kamusal bir süreç olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım; bilimsel düşünceyi, özgür aklı, topluma ve doğaya yabancılaşmamış insan yetiştirmeyi temel alırken, eğitimin ülke planlamasıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kurultay, yalnızca okullarla sınırlı olmayan bir eğitim anlayışını savunmakta; kırsaldan kentlere, işyerlerinden mahallelere kadar uzanan bir aydınlanma seferberliği çağrısı yapmaktadır. Eğitim; yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bilinçlenme, örgütlenme ve toplumsal sorumluluk üretme süreci olarak tanımlanmaktadır.
Bu yaklaşım, Köy Enstitüleri’nin aydınlanmacı ruhunun günümüz koşullarında yeniden üretilmesidir.
Bugün yapılması gereken; bu birikimi sahiplenmek ve büyütmektir.
Çünkü çocukları korumanın, gençlere gelecek sunmanın ve toplumu yeniden ayağa kaldırmanın yolu; kamucu, laik, bilimsel ve toplumcu bir eğitim anlayışını yeniden kurmaktan geçmektedir.
Bu nedenle çağrımız açıktır:
Cumhuriyetçiler Kurultayının ortaya koyduğu eğitim programını tartışalım, geliştirelim ve bu doğrultuda ortak bir mücadele hattı oluşturalım.
Çünkü mesele yalnızca eğitim değil;
nasıl bir toplumda yaşayacağımız meselesidir.
- Güvenlik Değil, Toplumsal Çöküş
- 4 Nisan…
- 18 Mart: Çanakkale’nin Hatırlattığı Bağımsızlık Ruhu
- YOLLAR HALKINDIR, SATILAMAZ
- 14 Mart: Tıbbiyelinin Cüreti, Bugünün Sorumluluğu
- 12 Mart: Yaklaşan Fırtınanın Uğultusu
- Emeğimiz ve Hayatımız İçin 8 Mart
- 1 Mart’tan 3 Mart’a: Eşit Yurttaşlığın Tarihsel İradesi
- GES projesi Nereye işaret ediyor?
- Çeşme Otobanı ve Kamusal Hafızamız Yol Kimin, Memleket Kimin?
- ÇAĞRIMIZDIR CUMHURİYET, HALKIN ÖRGÜTLÜ İRADESİ İLE GÜCLENİR
- Demircili Koyu’nda Bir Gemiye Değil, Bir Düzene İtiraz Ettik